
Hitler, bir konuşmasında “Alman kızlarının devlet kulu olduklarını ve ancak evlenince devletin vatandaşı konumuna geldiklerini” belirtir. 1918 yılındaki Weimer Cumhuriyeti’nde kadınlara tanınan politik haklar Nazi iktidarı döneminde bir bir elinden alınmış, bütün Nazi propagandalarında kadınlara damızlık kısrak gözüyle bakılmıştır.
Esasen faşist düzenlerin varlığı, büyük ölçüde ataerkil karakterlerine bağlıdır. Almanya’da Nazi partisine bu konudaki görüşlerine ilk destek eski askerlerden gelmiştir. Giderek bürokrasi içindeki erkek egemen yapının Weimer dönemindeki kadınların politik kimlik örgütlerinden rahatsız olmasıyla (başta işçi kadın sendikaları ve kadın kuruluşları) Nasyonal Sosyalist partinin havası, böylesi bir siyasal tablodan beklenecek ulusalcı, cinsiyetçi ve ırkçı şovenizm olmuştur. Tarihçiler bu havayı bir tür kabile devletine geri dönüş olarak değerlendirirler. 1928 yılında kadın örgütlerinin federasyonu kurulduğu zaman Nazi partisi kabile devleti önündeki engellerin başına bu tip unsurları koymuştur. Fakat henüz iktidara ulaşmadığı için bu grupları ajan sızdırma, kadın liderleri satın alma, seçim hileleri gibi yöntemlerle Naziliğin yan kuruluşu haline getirmek niyetyindeydi. Başardı da... 1932 yılında FRAUENORDEN (Kadın Düzeni), FRAUENSCHAFT (Kadın Yönetici), FRAUENFRONT (Kadın Cephesi) gibi örgütleri birleştirerek FRAUNWERK adı altında Nazi saflarında eritti. Milyonlarca kadın Nazi devletinin hizmetine sokuldu. Burada Wilhelm Reich’in
“Baskıcı devletin her ailede bir temsilcisi vardır: baba…Baba, bu niteliği yüzünden devletin en değerli aracıdır. Baskıcı devlet, baskı yoluyla politik reaksiyonun baskıcı aileyi devletin, kültürün ve uygarlığın temeli olarak savunması gerekir.” (Faşizmin Kitle Ruhu) Analık duygusu üzerinden milliyetçi argümanın küçük yaşta çocuklara ana-baba tarafından aşılanması da faşizmin bir başka kitle çalışmasıdır. (Bir tür imaj çalışması)Nazi partisi bu argümanla kadın örgütleri içine sızmıştır. Analığı ve babalığı eski toplum biçimin sosyal ilişkisi olarak gören kadın grupları Nazilerce ateşli Marksçı olarak nitelenmiştir. Yine Nazilere göre kadınlık pasif bir duygu olduğu için ataerkil milliyetçi söyleme adaptasyonları zor olacaktır bu durumda Hıristiyan öğretiler devreye girecektir. Kadınla, sosyal bir birey gibi değil, kadın kadına konuşur gibi, iki annenin yakınlaşması gibi… Milliyetçilik fikri, kadınlara erkekler aracılığıyla dikte ettirilmelidir. Kadınlara, çocuklarını anavatan sevgisiyle yetiştirmeyi öğretmek suretiyle ırkçılık süreci başlar ve böylece anavatan için her şeylerini vermeye hazır duruma gelirler. 1933 Nazi iktidarından sonra çalışan kadın sayısı artmasına rağmen bu propaganda hiç değişmedi, savaş kıtalarına gönderilen erkeklerin yokluğunda kadınlar bürokrasi içinde boşlukları doldurdular. Nazi Tıp Kongresinde 1934 yılında Dr. Wagner şöyle bir ifade kullanacaktı: “Kadınların yüksek örenim görmesine son vereceğiz." Sophie Börner ve Dr. Thimm gibi feministlerin sesi bu kongreden sonra kesildi. Almanya artık vatan sevgisi ile kocalarına ruhlarını ve bedenlerini veren kadınların yurdu olmuştu, üremeye dayalı bu verme olayını alt sınıf kadınları nasıl anladı bilinmez ama kesinlikle üst sınıf Alman kadınlar, yakışıklı, maço Nazi subay ve polisleriyle olmadık sado-mazo deneyimler yaşadıklarından eminim. (Bu noktada parantez açmayı uygun gördüm, memleketim, "vatanım, ah askerim, vah yurdum" nidalarıyla şarkılar söyleyip al-beyaz bayrakla eğlence mekanlarında boy gösteren kutsal annelerin, yine al-beyaz bayraklı gelinlikleriyle zevceliğe ilk adımını atan kutsal gelinlerimizi de unutmadan bir tarafa not edelim. Sevgili Başbakanımız, en az 3 çocuk derken acaba kaç yıl sonrasının olası bir savaşını hesap ediyordur. Çocuklarımızı askere göndermek istemiyoruz diyen ateşli Marksçı kadınları susturmak için bir meclis yangını ne zaman çıkarılacak, merak ediyorum doğrusu. Reichstag yangını sonrası Almanya’da sadece 180 milletvekili tutuklanmadı, tüm kadın derneklerindeki politik hak temsilcileri ya tutuklandı ya da evine gönderildi.Nasyonal parti dışındaki tüm partilerin etkinlikleri yasaklandı.) dönemin önemli Nazi ideologlarından ve parti kurcusu Gottfierd Feder şöyle tanımlıyordu kadın siyasetini: “Yahudi, cinsel demokrasi biçiminden yararlanarak kadını bizden çalmıştır. Biz gençler, canavarı öldürmek için ilerlemeli ve dünyadaki en kutsal şeyi, yani kadını hizmetkarımız ve asker-çocuk doğuranlarımız olarak onları elde etmeliyiz.” Hatta dönemin önemli Asenalarından pardon, önemli Nazi kadın liderlerinden Guida Diehl kadınların her alanda özgürleşmesi mesajının sadece Yahudi komünizminin bir saçmalığı olarak görüyordu. Yahudi aklının bulduğu bu cinsel devrim isteği güya toplumu kısırlaştırıyordu. Oysa vatan ve bayrak sevgisiyle donanan kadın doğurmalıydı ki 20 yıl sonrasının savaş planları gerçekleşmiş olsun. Kadınlara yönelik eğitim-öğretim pedagojik olarak temel hedefini geleceğin annelerini yetiştirmek olmalıdır. (Fakültelerimizde genç kızlarımızın çoğunun hayali böyle, geleceğin annesi olmak; kocaya terbiyeli, vatansever, ilk emirde hurrraaa diye atlayan erkek savaşçılarla kocayı mutlu etmek. Meslek de ancak bir kocaya kendisini beğendirmek için öğrenilmeliydi. Mezun öğretmenler ülkenin bir yerine gidip nüfus planlamasını anlatmalı, bu ülkede çok fazla Kürt’ün olduğunu Kürt kadınlarının doğurmaması gerektiğini söyleyecek, aynı öğretmen kadın batıya geldiğinde bol bol doğurmak gerektiğini falan söyleyecektir. ÇYDD diye bir vakıfsa doğuda bunu söyleyen öğretmene çağdaş anne çağdaş kadın diyecek, oradaki kızları ancak çağdaş bir Türk kadını olma hedefiniz olursa iyi bir anne ve iyi bir memur olursunuz telkininde bulunacak.)
Bir başka Führerci kadının görevinin doğumdan ölüme kadar erkeğin ruhunun, sikinin, aklının ve bedenin bakımıyla vatan toprağını savunacak çocuklar doğurmanın bilinci olduğunu söyler. Ve işte tarihin en ünlü yalancısı Gobbels’in bir yazısı:” Milliyetçi oluşumlar erkeklere özgü bir yapılanmadır. Yönetim ve politikal alan tümüyle erkek aklına teslim edilmelidir. Kadınları bu alandan çıkarmakla onlara kötülük etmiyoruz, onlara gerçek onurlarını, annelik ve sikilmeye has onurlarını iade ediyoruz. Bu görüşten sapmak tarihi bir hata olacaktır.”
Bunca kıymetli bilgiden sonra dönüp yurdum kadın örgütlerinin faaliyetlerini irdelemekte fayda var. Mesela Ahmet Kaya’ya saldırıları örgütleyen Müge anlı gibi Alman kırması sarışınlarla İtalyan kadınlarına has bodur boyu ve kavgacı üslubuyla Bennito’nun kırma İtalyan hatunlarını çağrıştıran Şenay Düdek’in savaş planlarını sormalı derim. Şebnem Kısaparmak’ın iki yıl önce TSK’nın sınır dışı operasyonlarını meşru gören meclis teskeresi kararını canlı TV programında zılgıt ve alkışlarla karşılamasını da Türk kadınının ne evlatlar doğuracağının resmi bir belgesi olarak görüyorum. Müge gibi bir sarışının, Şenay gibi ağzı salyalı bir bodurun ve her daim sınır dışına ekonomi teknoloji değil de asker ihraç eden Şebnem gibi kadınlarımızın varlığı tüm insanlığa armağan olsun!
CENGİZ MAÇOĞLU
BİR BAŞKA AÇIDAN FAŞİZM: CİNSEL ŞOVENİZM
>> 14 Ocak 2010 Perşembe – faşizmin kitle ruhu, KADIN hareketleri, mussolini, müge anlı, Nazism, Wilhelm Reich
Tags
Who Loved This
no one yet

